Kahire’den Berlin’e: İstihbaratçı olarak Mehmet Akif Ersoy
Şairden istihbaratçı olur mu? Mehmet Akif, 63 yıllık yaşamını yalnız bir şair olarak geçirmedi. Bu dosyada, Teşkilat-ı Mahsusa'da yaptıklarının izini sürüyoruz.
Güneş bütün azametiyle kaşlarını çatıyor, kumlar mıknatısa koşan zerreler gibi rüzgârda sağa sola savruluyordu. Deve hörgücündeki adam, büyük bir hayal kırıklığıyla bineğinden bir çırpıda kumlara atladı. Dilinde fısıltıyla söylenmiş bir ıstırap terennümü vardı:
“İlâhi! Gördüğüm âlem mi insaniyetin mehdi? / Bütün ümranı tarihin bu çöllerden mi yükseldi?”
Kumlu fesini çıkararak düşüncelere daldı. Bir zamanlar yaşlı gözleriyle baktığı bu topraklarda ve ufkun ötesindeki her yerde ay yıldızlı al bayrak dalgalanıyordu. Kavruk yüzünü göğe çevirdi:
“Ne yapsın, nâ-ümid olsun mu Şark’ın intibahından? / Perişan ruhumuz hâib, dönerken bar-gâhından?”
Mehmet Akif, Asım’ın neslini bina ettiği Safahat’ta yer verdiği bu dizeleri kaleme alırken, muhtemelen küfesinde taşıdığı ıstırapları böyle bir ortamda biriktirmişti. Akif’in ayak bastığı bu “zâirsiz bucaklardaki” en mümbit şey, onun dimağı ve müktesebatıydı. O, bir düşün peşinden gelmişti bu çöllere: Vatan... Asırlardır adaletle idare edilmiş bu kutsal topraklar, gözünün önünde sömürgeleştiriliyordu. Devesinin yularını kaptı ve istikametini kuzeye, ana yurda çevirdi:
“Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum / Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”
Bir mücadele adamının portresi
1873 Aralık’ında dünyaya gelen Akif, 1936 Aralık’ında hayata gözlerini yumduğunda, canından çok sevdiği peygamberiyle aynı yaşta, 63 yaşındaydı. Etrafındaki insanlar kendisine şair, müderris, muharrir, mütercim veya baytar gibi birçok isim taksa da hayatının merkezindeki en önemli kimliği Müslümanlığıydı. Osmanlı Devleti’nin geçtiği tüm cenderelere şahit olarak büyümüş; ümmetin ve vatanın uçuruma sürüklenişini izlemişti. Bu büyük sevgi onu kâh Kastamonu’da bir vaiz, kâh Berlin’de bir istihbaratçı yapacaktı. Babasının izinden giderek hafız olan Akif, Süleymaniye ve Fatih Camii kürsülerinde gürleyen sesiyle kısa sürede dikkatleri üzerine çekti.
"Islamwaffe" ve Berlin Günleri
1914 yılından itibaren Osmanlı ile kader birliği yapan Almanya, savaş ortamında en büyük avantajın "Islamwaffe" (İslam Silahı) olduğuna inanıyordu. Onlara göre hilafetin gücü, düşmana karşı caydırıcı bir etki oluşturabilirdi. 1915’te Berlin’deki Şark İstihbarat Birimi (NfO) kontrolünde, Müslümanlara yönelik propaganda amacıyla çeşitli dillerde gazeteler çıkarılmaya başlandı. Bu yayınlar için Osmanlı coğrafyasına hâkim bir yazar gerekiyordu. Prof. Dr. Martin Hartmann ve Dr. Otto Hachtmann gibi Alman uzmanlar, raporlarında Akif’ten "Modern zamanların en büyük dini şairi" ve "Baş Redaktör" olarak övgüyle bahsettiler.
Mehmet Akif, imparatorluğun yaşadığı sarsıntıların temelinde "kavmiyetçilik" düşüncesinin yattığına inanıyordu. Bu görüşlerini Sırat-ı Müstakim ve Sebîlürreşâd dergilerinde kararlılıkla dile getirdi. Ancak bu tutumu onu vatanperverliğinden alıkoymadı; milletin selameti için İttihat ve Terakki ile Teşkilat-ı Mahsusa çatısı altında çalışmaktan çekinmedi. Yine de kişiliğinden ödün vermedi; cemiyetin "kayıtsız şartsız itaat" yeminine karşı çıkarak muhakemesiz itaate rıza göstermedi. Halkı bilinçlendirmek için kurulan Heyet-i İrşadiye’nin en önemli parçası olarak vaazlarında vatanın müdafaasını anlattı.
Bir vatan fedaisi
Akif için vatanın her bir kaybı, ruhunda derin yaralar açıyordu. Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle; Bursa’nın işgali ve Osman Gazi’nin türbesine yapılan hakaret, Akif’in kaleminden "Bülbül" manzumesi gibi hazin bir feryat olarak dökülmüştü. Hayatı boyunca Necid, Mısır, Medine ve Berlin arasında mekik dokuyan Akif, sahip olduğu coğrafi ve sosyolojik deneyimi devletin hizmetine sundu. Zorlu mücadelelerle geçen yıllar ve amansız hastalıklar Akif’i yordu. Kaderin bir cilvesidir ki, Mısır’da yakalandığı hastalık nedeniyle 1936’da İstanbul’daki Mısır Apartmanı'nda hayata gözlerini yumdu. Türk edebiyat tarihine sadece bir sanatçı olarak değil, kendi deyimiyle bir "vatan fedaisi" olarak geçti. Nurettin Topçu’nun dediği gibi, o gerçekten de "koca bir tarihin türbedarı"ydı.